Kılıç şıngırtıları dindi, şövalyeler omuzlarındaki tozları (şimdilik) silkeledi ve A Knight of the Seven Kingdoms ilk sezonuyla, tam da 22 Şubat’taki çarpıcı finaliyle ekranlarımıza veda etti. Daha önce hazırladığım en iyi 100 yabancı dizi listemin üst sıralarını zorlayan; ejderha ateşinin harladığı ve kanın yazdığı o görkemli, devasa prodüksiyonlardan sonra dürüst olayım; daha küçük, daha ‘toprağa basan’ bir hikayenin beni bu kadar hızlı içine çekeceğini tahmin etmemiştim.
Peki, nedir bu diziyi diğer devasa Westeros yapımlarından ayıran o ince sihir? Gelin, bu pazar kahvemizi yudumlarken Çamur Kapısı’nın arka sokaklarından turnuva alanlarına uzanan bu yolculuğu biraz analiz edelim.
Gösterişten Uzak, İnsana Yakın
Westeros dünyasına dair en büyük yanılgımız, her şeyin Demir Taht etrafında döndüğünü sanmamızdı belki de. A Knight of the Seven Kingdoms, odağını kralların ensesinden çekip doğrudan sıradan halkın, çamurun ve terin içine, “Uzun Duncan” (Ser Duncan the Tall) ve onun kel, lafını esirgemeyen küçük yaveri Egg’in omuzlarına bırakıyor.
Diziyi izlerken ister istemez Cervantes’in Don Kişot ve Sancho Panza dinamiğini ya da Kurosawa’nın Yojimbo‘sundaki o yalnız, onurlu ama bir o kadar da çaresiz savaşçı figürünü anımsadım. Koca kıtanın kaderi değil, bir şövalyenin onuru ve verdiği sözün ağırlığı tartılıyor bu kez terazide. Özellikle beşinci bölümdeki o unutulmaz Yedilinin Yargılanması (Trial of Seven) sahnesinde, CGI ordularının değil; kanlı canlı insanların, kırılan gururların ve kaybedilen dostlukların (ah Baelor!) gerçek ağırlığını hissettik.

Dunk ve Egg: Sert Bir Dünyada Masumiyeti Aramak
Dunk’ın o devasa cüssesinin ardındaki naifliği ve Egg’in küçücük boyuna sığdırdığı o keskin, aristokrat zekayı izlemek, dizinin en tatmin edici yanlarından biri. İkili arasındaki ilişki, sadece bir efendi-uşak ilişkisi değil; kendini bozan, hızla yozlaşan bir sistemin içinde kendi doğrularını bulmaya çalışan iki kayıp ruhun yoldaşlığı.
“Bazen en büyük kahramanlıklar, gökyüzünde uçan ejderhaların sırtında değil, çamurun içinde bir çocuğa siper olan bir kalkanın ardında gizlidir.”
Dizi, bu düşünceyi o kadar içten ve samimi bir dille işliyor ki, 6 bölümlük bu kısa (ve 40’ar dakikalık formatıyla oldukça hızlı akan) sezonun bitişi damağımızda hafif buruk ama oldukça lezzetli bir tat bırakıyor.
Ufukta Bizi Neler Bekliyor?
İlk sezonun ardından HBO bizi çok fazla merakta bırakmayacak gibi görünüyor. Daha dizi başlamadan 2. sezon onayını alan yapım, George R.R. Martin’in The Sworn Sword (Yeminli Kılıç) novellasını uyarlamak üzere 2027 için yola çıktı bile. İlk sezondaki o kalabalık Targaryen kadrosuna veda edip, hikayenin rotasını daha kırsal topraklara, Webber ve Osgrey hanelerinin çekişmesine çevireceğiz. “Kızıl Dul” Lady Rohanne Webber gibi yeni ve dişli karakterlerin hikayeye dahil olmasıyla, Dunk ve Egg’in yoldaşlığının nasıl sınanacağını merakla bekliyorum.
Sonuç olarak; eğer A Knight of the Seven Kingdoms‘ı “Ejderha yoksa ben de yokum” diyerek es geçtiyseniz, çok şey kaçırdığınızı söylemeliyim. İhtişamın değil, insanın hikayesi bu.