İnternet, hafızası çok güçlü ama vefası bir o kadar zayıf bir yer. Blog yazarlığı, zamanın akışı içinde bir şeyler yazıp, dijital okyanusa bırakmak gibi bir şey. Tıpkı ıssız bir adadan şişe içinde mektup yollamaya benziyor.

Geçtiğimiz günlerde kendi dijital arşivimde küçük bir kazı çalışması yaparken yolum 2015 yılına düştü. O yıl, tam da içimdeki o bitmek bilmeyen merak duygusuyla Neden blog yazıyorum? başlıklı bir yazı kaleme almışım. Yazının altında tam 13 farklı blog yazarının bıraktığı, o dönemin hevesini ve dijital yoldaşlığını yansıtan yorumlar duruyor.

O günü şimdi çok daha net hatırlıyorum. 2015’in sıradan bir akşamıydı, masamda soğumaya yüz tutmuş bir kahve, ekranda ise WordPress’in o klasik paneli vardı. Yazıyı yayımladıktan sonra panele düşen ilk yorum bildiriminin o küçük heyecanı, adeta uzak bir galaksiden radyo sinyali almak gibiydi. O gece, sadece ekrana bir şeyler yazmadığımı; aynı dili konuşan, aynı hevesi paylaşan görünmez bir klavyedaş ordusuyla bağ kurduğumu hissetmiştim. Bugün algoritmaların soğuk yüzüyle yönetilen sosyal medyada bulamadığımız o organik “komşuluk” hissi, o yorum satırlarının arasında nefes alıyordu. Hepimiz kelimelerin gücüne inanan, kendi küçük krallıklarımızı inşa eden dijital şövalyeler gibiydik.

Dijital Erozyon ve Kaybolan Sesler

Peki aradan geçen 11 yılda ne değişti? Sosyal medyanın hızı, algoritmaların iştahı ve hayatın telaşı o günkü ruhu tamamen sildi. O gün yazıma yorum yapan 13 blog yazarının bugünkü dijital ayak izlerini takip ettiğimde karşılaştığım tablo, aslında internetin mikro bir sosyolojik özeti gibi.

13 kişiden sadece ikisi bugün hala aktif olarak yazmaya devam ediyor. Diğer 11 blog, sayfa bulunamadı hatalarının, süresi dolmuş domainlerin ve yenilenmemiş hosting paketlerinin oluşturduğu o devasa dijital mezarlığa karışmış. Bu durum bana Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizesini hatırlatıyor; o bloglar ruh olarak internetin bir yerlerinde duruyor ama zamanın acımasız akışına yenik düşmüş durumdalar.

Kalan Sağlar Bizimdir

İşte tam da bu noktada, dijital erozyona direnen, kelimelerin gücüne tutunan ve blog yazarlığı serüvenine devam eden o iki isme selam çakmak gerekiyor. 11 yıl gibi internet çağı için asırlara bedel bir sürede yazma disiplininden vazgeçmeyen, kendi köşelerini ısrarla aydınlatmaya devam eden dostlar:

Sizi yürekten tebrik ediyorum. Herkesin 15 saniyelik videolara, geçici hikayelere ve yüzeysel içeriklere savrulduğu bir dünyada, kendi ritminizi koruyup yazının kalıcılığına inanmaya devam ettiğiniz için.

Neden Hala Yazıyoruz?

2015’te sorduğum o sorunun cevabı belki de bu tabloda gizli. Bir popüler kültür dalgasına kapılmak için değil; Virginia Woolf’un dediği gibi kendimize ait bir oda, dijital dünyada kendi kurallarımızı koyduğumuz bağımsız bir alan yaratmak için yazıyoruz. Kaybolan 11 bloga buruk bir tebessüm gönderirken, ayakta kalanlarla bu meşakkatli ama bir o kadar da tatmin edici yolda yürümeye devam edeceğiz.