13 aylık kızımın o huzurlu, derin bebek uykusuna daldığı şu gece yarısı saatlerinde, evin sessizliğini sadece klavyemin tıkırtıları bozuyor. İzmir’in o tatlı tatlı ısınmaya başlayan havasına inat, zihnim beni nedense çok daha karanlık, dumanlı ve tekinsiz bir yere, 1930’ların New York’una çekiyor.

Çoğumuz kırmızı-mavi kostümüyle binalar arasında süzülen, neşeli ve her duruma bir esprisi olan Peter Parker figürüne fazlasıyla aşinayız. Ancak popüler kültürün o parlak neon ışıklarını tamamen söndürüp, hikayeyi ekonomik çöküşün, yolsuzluğun ve monokrom bir çaresizliğin tam ortasına bıraktığımızda karşımıza bambaşka, ağırbaşlı bir şaheser çıkıyor: Spider-Noir.

Renklerin Solduğu Bir Evren

Geçenlerde 2.850 aboneyi deviren YouTube kanalımız için yeni bir video metni karalarken fark ettim; blogda bugüne kadar Severance gibi zihin büken distopyaları ya da The Creator gibi varoluşsal bilimkurguları uzun uzun tartışmışız ama çizgi roman edebiyatının bu en saf neo-noir denemesini biraz es geçmişiz.

1933 yılının Büyük Buhran döneminde geçen bu anlatı, “Büyük güç, büyük sorumluluk getirir” mottosundan ziyade, çürümüş ve baştan aşağı yozlaşmış bir sistemde “Tek başına ne kadar ileri gidebilirsin?” sorusunu masaya yatırıyor. Radyoaktif bir örümcek ısırığı laboratuvar kazasından ziyade, mistik bir Örümcek Tanrısı’nın lanetiyle (veya lütfuyla) güçlerine kavuşan bu Peter Parker, adaleti mahkeme salonlarında aramıyor. Üzerinde babasından kalma yıpranmış bir deri ceket, yüzünde havacı gözlüğü ve elindeki tabancasıyla gölgelerin ta kendisi haline geliyor.

Nicolas Cage Canlı Kanlı Ekranlara Dönüyor

Hastanedeki o uzun ve insanı zihnen tüketen nöbetlerin ardından eve gelip Into the Spider-Verse animasyonunu ilk izlediğimde, Nicolas Cage‘in o karaktere kattığı melankolik, ağır ve tekinsiz sese resmen hayran kalmıştım. Klasik Amerikan hardboiled (sert hafiye) dedektiflik romanlarının o kasvetli atmosferini sadece sesiyle bile odaya doldurabiliyordu.

Şimdiyse asıl büyük bomba patlamak üzere. Amazon ve Sony ortaklığında çekilen canlı aksiyon (live-action) dizisinde başrolü yine Nicolas Cage üstleniyor. Hayattan üst üste sille yemiş, yaşlanmış ve 30’ların acımasız New York’unda özel dedektiflik yaparak hayatta kalmaya çalışan bir kahramanı canlandırmak için Cage’den daha iyi, daha “cuk oturan” bir tercih gerçekten olamazdı.

Son Söz: Siyah, Beyaz ve Kan Kırmızısı

Renklerin paletten tamamen silindiği, sadece gri tonların ve ara sıra patlayan kan kırmızısının konuştuğu bu evren, endüstriyel olarak üretilmiş “tek tip” neşeli süper kahraman anlatılarından sıkılanlar için kusursuz, karanlık bir vaha.

Peki siz bu karanlık dönüşüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Nicolas Cage, animasyondaki o muazzam derinliği kanlı canlı olarak ekrana taşıyabilecek mi? Çizgi romanın o sertliği televizyona nasıl yansıyacak? Yorumlarınızı hemen aşağıya bekliyorum, sabah kahvemi demlerken hepsini keyifle okuyacağım!

Kategori: